Huzurevine terkedilmiş anneler…

 

 

Bugün 10 Mayıs Anneler Günü. Anneler Günü hakkında çok yazıldı, çok konuşuldu. Evet hepimiz annelerin gününün sadece bir gün olmadığını iyi biliyor, ona rağmen Anneler Günü’nü kutluyoruz. Aslında yaptığımız tek şey o gün annelerimizin gönlünü alacak davranışlarda bulunmak. Bazen ufak bir hediyeyle, bazen bir ziyaretle, bazen ise bir telefon görüşmesiyle. Eğer hayırlı bir evlatsak zaten annelerimizi Anneler Günü dışında da sık sık arar sorar, ziyaret eder, hediyeleşir, kıymet verir, hakkını ödemeye çalışırız. Ömrümüzü annelerimize hizmet ederek geçirsek bile haklarını ödeyemeyeceğimizi de iyi biliriz aslında.

 

Dün Anneler gününü fırsat bilip bir grup öğrenciyle bir huzurevini ziyaret ettik. 10 Mayıs’ta kendi çocuklarının geleceğini düşündüğümüz için bir gün öncesinden gitmek istedik.

 

Yirmi kişi birden içeri girince yaşlıların hepsi şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Acaba bu kadar insan niçin gelmişti? Belki de alışık değillerdi bu tarz ziyaretlere.

 

Öğrenciler içeri girdikleri gibi yaşlılara gülümsemeye başladı. Yaşlıların oturdukları masalara yaklaştılar. İzin alıp yanlarına oturdular.

 

Kahve saatiydi. Yaşlılar bir yandan kahvelerini yudumluyor, bir yandan gençlerle muhabbet ediyorlardı. Aralarında konuşmakta güçlük çeken, hafıza sorunu yaşayan, yürümekte zorlanan yaşlılar vardı. Hemen hemen hepsi seksen yaşının üstündeydi.

 

Huzurevinde birbirinden güzel anlar yaşadık. Beni en çok etkileyen an 8-11 yaş arası çocukların gösterdiği samimiyetti. İçten bir gülümsemeyle yaşlılara sorular soruyor, meraklı gözlerle verdikleri cevapları dinliyorlardı. Huzurevi sakinleri de onları birer yetişkin gibi görmüş, sordukları her soruyu cevaplamıştı. Sanki nine-torun, dede-torun muhabbet ediyordu.

 

İlginç anlar da yaşadık huzurevinde. Yaşlılardan biri öğrencilerden birine “Ben seni tanıyorum. Gece vardiyesindensin.” demiş. Meğer yaşlı nine öğrenciyi gece vardiyesinde çalışan bir hemşireyle karıştırmış:)

 

Bir diğer nine ailesiyle birlikte girdi salona. Farklı kültürlere açık olmadığı kurduğu cümleden belliydi. Çocuklarına dönüp “Burda çok yabancı var.” dedi ve öğrencilere uzak bir masaya oturdu. Belliki ömrü sadece kendi ufak dünyasında geçmiş, farklı kültürlere kapılarını pek açmamıştı.

 

Bir dede öğrencilerin ilgi odağı oldu. Huzur evinin duvarlarındaki tüm resimleri o çizmiş. Öğrencilerine resimlerinden hediye etmek için odasına çıktı. Yürüme arabası kullanmasına ve çok yavaş yürümesine rağmen yukarı çıkmaya üşenmedi:) Bir sürü resimle birlikte aşağı indi. Ziyaretten o kadar memnun kalmışki ayrılırken “Yine gelin” demiş.

 

Masada tek başına oturan bir ninenin yanına yaklaştım. Oturmak için izin istedim. Anneler gününü kutladım. Kucağımda tuttuğum oğlumun yaşını sordu. İki buçuk aylık olduğunu söyledikten sonra „Siz yaşlanınca o da sizin ziyaretinize gelir.” dedi. Üzüldüm. Ben de mi huzurevine terkedilecektim?

 

Ninenin dört çocuğu varmış. Bir kaç tane de torunu. Çocukları aynı şehirde oturuyor, arada ziyaretine geliyormuş. Nine eşi öldükten sonra huzurevine taşınmış. Bacak ağrılarından dolayı yürümekte güçlük çektiği için daha fazla yalnız yaşayamamış. Bana nereden geldiğimi sordu. Aynı şehirde oturduğumu ama aslında Rheinland-Pfalz eyaletinden geldiğimi söyleyince, soruyu tekrar edip kökenimi sordu. Biz genç nesil “Nerelisin?” sorusuna Almanya’da yetiştiğimiz şehrin adını vermeye alışık olsak da yaşlı nesil için bu cevap çok yabancı. Onlar için hala yabancıyız..

 

Nineyle biraz sohbet ettik. Bir gününün nasıl geçtiğini anlattı. Öğlenleri çarşıya gidip ufak alışverişler yapıyormuş. Bu sayede temiz hava da alıyormuş. Hayata yapayalnız tutunmaya çalışıyordu. Yalnız bir odada kalıyor, dışarda tek başına geziyor, kahvesini yine yalnız başına yudumluyordu.  Oysa dört çocuğu ve bir kaç tane torunu vardı. Bebekliklerinde yirmi dört saatini ayırdığı evlatları şimdi onu yalnızlığa terketmişti. Evet belki bu bir tercihti. Belki bu duruma alışık bir toplumda yetiştiği için halinden memnundu. Belki de değildi. Hangi anne çocuklarından ilgi görmek istemezdi?

 

Huzurevinden çıkarken bir arada oturan bir grup kadına “Anneler gününüz kutlu olsun.” dedim. §Tabi hepinizin çocuğu var mı bilmiyorum” dedim gülümseyerek. Ninelerden biri yürüme arabasıyla yanıma yaklaşıp “Dışarda çok rüzgar var. Üstünü ört, çocuk üşür” dedi. Bu nasihati bir anneden başka kim verebilirdi?

 

İçlerinden biri oğlumu görünce içini çekti ve “Benimkilerde bir zamanlar böyleydi” dedi.

Ömürlerinin büyük bir kısmını evlatlarına adayan onca anne hayatının son günlerinde yalnızdı, hem de yapayalnız.

 

Anne Avrupa’da da anneydi, Asya’da da, Amerika’da da.. Din, dil, ırk farketmeden her anne doğum sancısı çekmiş, doğum sonrası günlerce kendine gelememiş, haftalarca bebeğini doyurmak için uykusuz kalmıştı. Sütü gelmediğinde hüzünlenmiş, çocuğunu doyuramama korkusu yaşamıştı. Çalışan anneler bir süre iş hayatlarına veda etmiş, vakitlerini çocuklarına ayırmışlardı. Gün içerisinde çocukları için yemek yapmış, çamaşırlarını yıkamış, oyunlar oynamışlardı. Kendinden çok evladının mutluluğunu düşünmüş, evladıyla birlikte ağlamıştı. Hayatının büyük bir kısmını evinde geçiren yetmiş yaşının üstündeki nineler belki de ömürlerinin büyük bir kısmını evlerine, evlatlarına ayırmışlardı. Taa ki elden ayaktan düşene kadar..

 

Huzurevine terkedilmiş annelerdi onlar.. Yapayalnız ölümü bekleyen anneler..

 

10-05-2015 Tarihinde yazıldı

Bu yazı 313 defa okunmuştur.

Betül Özdemir hakkında 341 makale
Pedagog, blogcu, anne, köşeyazarı..

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*