Bebeğiniz ‚Tüm İyi’ olsun

Dün akşam yemeğe bir misafirim gelecekti. Misafirimin gelmesine yakın zil çaldı. Gelen beklediğim kişi değil, karşı dairede oturan öğrenci kızlardı. Ellerinde bir de paket vardı. Üzerinde ise Almanca “Bebek geldi”, Türkçe ise “Tüm iyi” yazıyordu. Türkçe cümleyi anlayamadım. Paketi kapıdan verdiler, bebeği tebrik edip sarıldılar. Her ne kadar misafirim gelecek olsa da kızları kapıdan göndermek istemedim ve içeri davet ettim.

 

Hazırlık yaptığım için oturma odasına değil, mutfağa geçmek istediler. Tüm gün çocuk durmadığı için bütün işlerimi misafirimin gelmesine bir saat kalaya sıkıştırmıştım. Bir yandan kızları güzel ağırlamak istiyor, diğer yandan yarıda kalan işlerimi bitirmeye çalışıyordum.

 

Hemen hediyenin üzerindeki “Tüm İyi” cümlesini açıkladılar. İnternetten „Alles Gute“ cümlesini tercüme etmeye çalışmışlar. Kelime kelime edince ortaya böyle bir cümle çıkmış:-) Cümle yanlış da olsa güzel bir niyetle yola çıkmışlardı. Kurdukları kısacık bir cümleyle Türk komşularının gönlüne gireceklerdi. Yeni doğan bebeklere “Hayırlı olsun” denildiğini söylediğimde birisi “Bana Türkçe öğretir misin? ‘Mesela benim adım … ‘ Türkçe’de nasıl söyleniyor ” dedi. Masabaşında 10 dakika hızlandırılmış Türkçe dersi yaptık:-):-)

 

“Kahve mi içersiniz, çay mı?” diye sorduğumda sırf bana zahmet vermemek için su da verebileceğimi söylediler. Hemen şu meşhur porselen çaydanlığımda bitki çayı yaptım. Bardakların içine kuru güller atıp çayı biraz süsledim. Normalde son dakika planlarım değiştiğinde afallar, elim ayağıma dolanır. O an nasıl bu kadar hızlı misafir ağırlama moduna girdiğimi ben de anlamadım. Misafirleri gönderen Rabbim elimi kolumu da çalıştırmıştı. Aklım ise gelecek misafirimdeydi. Bir yandan pilav yapıyor, diğer yandan onları ağırlamaya çalışıyordum. Neler ikram ettiğimi bile onlar gittikten sonra farkettim.

 

Çayları ikram ederken oğlum ağlamaya başladı. O telaşın üzerine bir telaş daha eklenmiş oldu:) Sona kalan işlerimi bitirebilmek için oğlumu yatağından alıp kızlardan birinin kucağına verdim. Çok şaşırdı. Çekinerek sevmeye başladı. Alman kültüründe çocukları sevmek için izin alındığını bildiğim için “Rahat ol. İstediğin gibi sevebilir, öpebilirsin” dedim. Hemen beklediğim açıklamayı yaptı. Çevresindeki çocukları izinsiz sevemediğini, aynı durumun benim için de sözkonusu olabileceğini söyleyince “Bizim için hiç sorun değil” dedim, güldüler. Gaz sancısı çeken oğlum sürekli ağlıyordu. Bir yandan onu susturmaya çalışıyor, bir yandan tedirgin tedirgin bana bakıyordu. Çocuğu kucağından almayıp “Stres yapma. O şuan senin kucağında olduğu için değil, gazı olduğu için ağlıyor. Farklı şekillerde tutarsan bir süre sonra susar.” dedim. Tedirgin bakışların ardındaki düşüncesini ise gitmeden açıkladı. Çocuğu kucağına vermem çok hoşuna gitmiş. Kendi yeğenini bile yengesinin tavırlarından dolayı bu kadar rahat sevemediğini, istediği zaman kucağına alamadığını söyledi. Yengesinin gözünün her an üzerinde olduğunu, çocuk ağladığında direk kucağından aldığını anlattı.

 

Muhabbet koyulaşınca kızların yemeğe kalmasını istedim. Hayır demediler sağolsunlar. O sırada telefonum çaldı. Arayan beklediğim misafirimdi. Beklemediği bir sağlık sorunundan dolayı hastaneye gideceğini, bana gelemeyeceğini söyledi. Meğer Rabbim akşam yemeğinin misafirlerini çoktan göndermişti. Uzun zamandır yemeğe davet etmek istediğim komşularım hiç beklemediğim bir anda kurduğum soframa misafirim oldu. Rabbim ne kadar da güzel planlamıştı herşeyi.

 

Çorbaları doldurmamla beraber koyu muhabbetimiz de başladı. İlk önce klasik soru geldi. Neden başörtüsü taktığımı sordular. Konu ordan namaza, Müslümanların evliliklerine ve yaşam şekillerine geldi. Bazı açıklamalarım karşısında şok oluyorlardı. Müslümanların günde beş vakit namaz kıldığını duyduklarında çok şaşırdılar. Dışarı çıktığımda ne yaptığımı sorduklarında “Kendimi ona göre planlıyorum. Dışarda namaz kılacak yer bulamıyorsam kılıp çıkacak şekilde program yapıyorum” dediğimde “Peki zor olmuyor mu?” diye sordular. Şuanda aynı planı bebeğimi emzirirken yaptığımı, benim gibi bir çok Alman annenin de aynı şekilde plan yaptığını söyleyince açıklamayı mantıklı buldular. Birisi “Bazı Alman anneler her yerde çocuğunu emziriyor. Ben de dışarda emzirmezdim” dedi. Tam bu sözün üzerine “İşte bizde de durum böyle. Nasılki Alman toplumunda insandan insana yaşam şekli değişiyorsa bizde de herkes aynı şekilde yaşamıyor. Türkler hakkında genelleme yapmak mümkün değil.” dedim. Türk ve Almanların yaşam şekilleri, alışkanlıklarımız, bizi ortak kılan yönlerimiz hakkında uzun uzun konuştuk.

 

Yaşam şeklim hakkında çok soru sordular. Nasıl örtündüğümü merak ettiler. Dindar bir ailede yetiştiğimi, başörtüsünün bana hiçbir zaman yabancı olmadığını söyledim. Örtünmeden önce saçlarıma çok önem verdiğimi duyunca ikisinin de gözleri parladı. “Örtülü kadınlar güzelliğe önem vermiyor mu sanıyorsunuz?” diye sorduğumda çevrelerindeki örtülü kızların çok uyumlu ve güzel giyindiklerini söylediler.

 

Yirmi yaşındaki komşum benim yaşam şeklimi hayal edemediğini, ona çok yabancı geldiğini söyledi. Ona yirmi yıldır farklı bir kültürde yaşadığını, benim için kendi yaşam şeklimin çok normal olduğunu, bazı şeylerin artık alışkanlık haline geldiğini söyledim. Diğer komşu kız lafa girdi: “Ne kadar da ilginç. Aslında insanlar alışkanlıklarına göre yaşıyor ve herkes herşeye alışabiliyor” dedi.

 

Başörtüsü takma nedenlerimizden birisinin kadının cazibesini gizlemek olduğunu söylediğimde ise ilginç bir soruyla karşılaştım. “Peki ya dar giyinen ve dikkat çekenler? Bazen sokakta çok dar giyinen örtülü kızlar görüyorum” dedi birisi. Yanlış örtünme şekli Alman kızların bile dikkatini çekmişti. Birisi bir gün bizim evde bir kez örtünmek istediğini, örtünün kendisinde nasıl duracağını merak ettiğini söyledi.

 

Kızlar konuşmamızı çok samimi buldu. Şimdiye kadar sınıflarında Müslüman kızlar olmuş ama bu soruları soramamışlar. Kafalarında Müslümanlar hakkında çok soru işareti kalmış. Her konunun sonunda ortak bir noktada buluşuyorduk: Evrensel değerler

 

İki buçuk saat süren muhabbetimizde tek konuştuğumuz konu Türk ve Alman kültürü, Müslümanlar ve Hristiyanların yaşam şekilleri olmadı. Bunun yanısıra uzun uzun üniversite ve İspanya muhabbeti de yaptık. İki buçuk saat içinde onlarca soru cevapladım. Oğlumun üzerindeki kıtmir duasının anlamını bile sordular:)
Akşam yemeği muhabbetimiz burada bitmedi. Bir sonrakine kızlar kaşar peynirli Spätzle (Güney Almanya´nın meşhur yemeği)  yapıp beni davet edeceklermiş. Aslında yemeği yapacak olan kız etli Spätzle yapacağını söyledi. O sırada diğer arkadaşı “Etli yapamazsın çünkü Müslümanlar her eti yemiyor.” diyerek menüyü değiştirtti. (Yarım saat öncesi ne yiyip ne yemediğimi anlatmıştım)

 

Durum böyleyken hala neden farklı din ve kültürlere mensup insanların aynı masada biraraya gelmesi gerektiğini anlamayan var mı? 🙂

FullSizeRender

 

14-04-2015 Tarihinde yazıldı

 

 

Bu yazı 321 defa okunmuştur.

Betül Özdemir hakkında 341 makale
Pedagog, blogcu, anne, köşeyazarı..

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*