Portekiz´de 5 gün…

 

 

Geç de olsa bu yaz tatilimizin bir kaç gününü geçirdiğimiz Portekiz’den bahsetme vakti. Ağustos’da 5 gün geçirdiğimiz Portekiz’de bir gece Faro’da, üç gece Lizbon’da, bir gece de Porto’da kaldık. Türkler kültürel geziler için pek Portekiz’i tercih etmediğinden bazı konularda ön araştırma yapmamız zor oldu. Hatta bazı şeyleri yaşayarak öğrendik. Neler yaptık? Neler yapılır Portekiz’de?

 

Frankfurt Hahn’dan kalkan uçağımız akşam 18 gibi Portekiz’in güneyinde Faro havalimanına iniş yaptı. Yolculuk yaklaşık üç saat sürdü. Portekiz’de saatleri bir saat geri aldık. Havalimanından taksiyle Faro’nun merkezine geçtik. Taksiyle aşağı yukarı 9 Euro’ya Faro’nun merkezine geçebilirsiniz.

 

   

 

Sahile ve istasyona yakın bir hostele eşyalarımızı bırakıp hemen attık kendimizi sokağa. Sokakta bir çok kişinin yanında plaj eşyaları vardı. Güneşte yanmamış bir kişiyle karşılaşmak neredeyse mümkün değil. Portekiz’i sahili için tercih eden turistlerin Faro’ya geldiğini görmüş olduk. Turist çoktu. Faro‘yu denizinden başka cazip kılan bir özellik yok. Şehir eski ve bakımsız. Bakım yapılsa tarihi şehir diye ziyarete gelenler olur belki de. Faro’nun sokaklarını Türkiye’nin yıllar önceki bakımsız sokaklarına benzettim. Merkezdeki sokaklar mahallelere göre daha bakımlı. Faro sakin bir şehir. Ne korna sesi var, ne insan gürültüsü.

 

  

 

Ertesi gün Lizbon’a geçeceğimiz için tren biletlerimizi akşamdan aldık. 44,40 Euro ödeyerek Faro’dan Lizbon’a trenle geçebilirsiniz. Sabah 7’de Lizbon trenimiz kalktı. Eşim ve ben sırt çantalarımızla yola çıktığımız için yolculuk zor olmadı. Trenler sokaklara göre daha gelişmiş:) Camlardaki perdeler otomatik iniyor. Yolculara televizyon izleme imkanı sunuluyor. Normalde tren yolculuklarında uyumayı çok severim ama ülkeyi merak ettiğimden ilk bir saat uyuyamadım. Yol boyunca köy ve şehirlerin yapılarını izledik. Türkiye’nin köylerini andırıyorlardı. Evlerin çatılarında minareyi andıran şekiller var. Albufeira‘dan şehrinden geçtik. Çok sayıda turist bindi trene. Bu şehir eski bir emevi şehri. Portekiz’e gelenler bu şehri de gezebilir.

 

Üç saatlik tren yolculuğunun ardından saat 10 gibi Lizbon‘a vardık. Otelden önce şehir merkezine gittik. Metroyla ilk Marques de Pombal durağına, ordan Baixa-Chiado durağına geçerek çarşıya vardık. Metro duraklarından günlük bilet alabilirsiniz. Tek kişi 6,50 Euro. Tüm gün metro, otobüs ve tramvaya bu kartla binebilirsiniz. Bindiğiniz araçta kartı okutmanız gerekiyor. Metro girişlerinde kartı okuttuğunuz gibi çıkışlarda da okutturmanız gerekiyor.

 

Şehir merkezine vardığımız gibi meşhur Belem tatlısından yedik. Portekizler bu tatlıya Pastel de Nata diyorlar. Tanesi 1 Euro civarı. Fiyatlar her pastanede değişiyor. Bir çok pastahane 6 tanesini 5,50 Euro’ya satıyor. Portekiz’e gelmeden tatlının içindekileri araştırmış, hayalini kurarak gelmiştik:) Çok ama çok lezzetli. Kızarmış hamurun içinde pudding gibi bir krema var. Almanlar internette bu tatlının bağımlılık yapabileceğini yazmıştı. Haklılar. Bir süre sonra tekrar canınız çekiyor. Portekizliler sabah akşam Nata yiyormuş. Sabahları pastahanelerde tuzlu yiyecek bulmakta zorlandık. Kuru ekmek yedim:) Gerçi pek kuru değildi. Yumuşacık ve lezzetliydi.

 

  

 

Portekizliler sempatik insanlar. Soru sorduğunuzda hemen yardımcı olmaya çalışıyorlar. Adres sorduğumuz herkes İngilizce biliyordu. Şehirde çok sayıda turist var. İlk gün kim Portekiz, kim turist anlamakta zorlandım.

 

  

 

Şehir merkezinde yürüyüş yaparak su kenarına ulaştık. Okyanusa bağlanan nehrin kokusu bize Türkiye’yi hatırlattı. Tek fark suyun kahverengi olmasıydı.

 

Yürüyüşe devam ederken bir basın ordusuyla karşılaştık. Tarihi kapının önünde bir politikacı konuşma yapıyordu. Bir anda ben de politikacının fotoğrafını çekmeye başladım. Neden bilmiyorum. Çalışma psikolojisinden çıkamamıştım belki de.

 

   

 

  

 

Portekiz’de yaşayan müslümanlardan ilkiyle bir büfede karşılaştık. Büfeci teyzeye adres sorduk. Cevap verdikten sonra “moslem” dedi ve çok içten baktı bana. Kendini işaret edip “moslem moslem” dedi. Pakistanlılara benzettik.

Büfede Kuran-ı Kerim dinliyordu.

 

Lizabon’un meşhur sokaklarında uzun süre dondurmacı aradık. İlk gün bulamasak da ilerleyen günlerde bir kaç tane bulduk. Meyve kapları bulmak hiç sorun değil. İçiniz yandığında plastik bir kapta karpuz, kavun alabilirsiniz. Kavurucu sıcakta iyi geliyor kavun, karpuz yemek.

 

Lizbon’un merkezinde çok turist olmasının nedenlerinden biri şehir merkezinde plajların olması. Günün bir kısmını plajda geçiren turistler, bir kısmını şehirde gezerek geçiriyor. Bizim gibi sadece gezmeye gelen turistler de çoktu. Ten renklerinden belli oluyordu 🙂

 

  

 

Almanya’nın kavuran sıcaklarından sonra Portekiz’de de kavrulduk. Yılın en sıcak günlerine denk gelmişiz. 36-37 derece sıcakta gezmek bizi biraz yordu. Bol bol ter attık. Saatlerce yürüyerek yıllık sporumuzu toptan yaptık:)

 

Portekiz de göç alan ülkelerden. Nasıl Almanya’da çok Türk yaşıyorsa Portekiz’de de çok sayısa Afrikalı yaşıyor. Afrikalılar da pek entegre olamamış:) Okul çağında gençler dışında pek Portekiz ve Afrikalıları birarada görmedim. Daha çok kendi aralarında vakit geçiriyorlar.

 

Cuma namazını kılmak üzere camiye gittik. Bildiğimiz kadarıyla Portekiz’in tek camisi. Camiye gitmek için metroya binip Praca de Espanha durağında inmeniz gerekiyor. Caminin kubbesi duraktan gözüküyor. Biraz yukarda. Merdivenle yukarı çıkılıyor. Cami cemaatini Afrikalılar oluşturuyor.

 

  

 

Cami çok kalabalıktı. Bir çok kişi namazdan 1 saat önce geldi camiye. Herkes çok şıktı. Afrikalılar geleneksel kıyafetlerini giyinip gelmişti. Bugüne kadar girdiğim temiz camiilerden biriydi. Erkekler tarafında yaklaşık 1000, bayanlar tarafında 150-200 kişi vardı. Namaza durmaya yakın mescidde boş yer kalmadı. Siyahi vatandaşlar arasında tek beyaz bendim. Empati kurmama vesile oldu bu durum. Çok güzel bir atmosfer vardı. Fatiha suresi okunduktan sonra cemaat hep birlikte ‚Amin’ diyordu. Aynı anda bin küsür kişi ‚Amin’deyince insanın kalbi titriyordu. Portekiz’de bu kadar güzel bir ortama şahit olacağımı hiç düşünmezdim. Şehri gezerken bazen Afrikalılarla karşılaşıyorduk. ‚Selamunaleykum’ diyerek gülümsüyorlardı.

 

Namazdan sonra otelimize geçtik. Şehir büyük olduğu için bazen bir yere gitmek için bir kaç aktarma yapmamız gerekiyordu. Otobüs duraklarında el işareti yapmayınca otobüsler durmuyor. İstanbul’daki minibüsler gibi.

 

Karnımız acıkmıştı. Portekiz’de en çok yiyecek birşey bulmakta zorlandık. Sabahları kuru ekmek yiyor öğlenleri acaba ne yesek diye düşünüyorduk. İnternetten Pizza Hut’un adresini bulduk. Bir kaç aktarmayla Pizza Hut’a yakın bir durağa vardık. Portekizler adres konusunda Türklere benziyor. Yolu bilmeseler de tarif ediyorlar. Herkes farklı bir şey diyor. Sanırım 45 dakika Pizza Hut’u aradık. Doğru yerde olmamıza rağmen bulamıyorduk. Sonunda birisi Pizza Hut’un kapandığını söyledi de bitti bu çile. Çile bitse de biz hala çok açtık. Hatta adres ararken daha çok acıkmıştık.

 

Lizbon’un merkezine gittik. Bir süre de orda pizzacı aradık. Hani olur ya belki tevafuk bir yer görürüz diye. Pizzacı bulamayınca meşhur frozen yoğurtlarından yedik. İki saat boyunca yemek yiyecek yer aradık. Restoranlarda vejeteryan menüsü bulmak kolay olmuyor. Tam pes edecekken ‚Sad Kebap’ adlı bir dönerciyle karşılaştık. Döneri bir Türk şirketten alıyorlar. Çalışanlar Bangladeşli. Falafel aldık. Sokakta oturup yedik. Portekiz’de Falafel yemek bir başka oldu. Belem (Nata) tatlısı yemeden gün biter mi? Bitmez tabi. Tatlıyı alıp dinlenmek için otele geçtik.

Devamını okumak için tıklayın.

 

  

 

Devamını okumak için tıklayın.

26-11-2013 Tarihinde yazıldı

 

Bu yazı 4.143 defa okunmuştur.

Betül Özdemir hakkında 341 makale
Pedagog, blogcu, anne, köşeyazarı..

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*